|
Özal’ın çikita muz ithalinden sonra üretimi duran güzel kokulu Anamur muzlarımızın tadını ve babamın sık sık, “köylüler olmasa aç kalırız” dediğini hatırlarım. Bereketli topraklarıyla tarım ülkesi olan Türkiye’de buğdayı dahi ithal ettiğimize inanamıyorum.
Kriz dönemlerinde daha çok ön plana çıkan karizmatik otorite biçimi ile sonuca ulaşmada en uygun ve kestirme yolu kullanmaya çalışan RTE’nın altını doldurmadığı manşet konuşmalarını hayretler içerisinde seyrediyorum.
Kendisi seyretmemiş olmalı ki, haberlerde seyrettiğimiz pirinç kuyruklarının olmadığından bahsediyor ve sonradan TMO kuyruklardaki vatandaşların fotoğraflarının çekilmesine yasak getiriyor. İhracat rakamlarından bahsederken ithalattan hiç söz etmiyor. Cumhuriyet döneminin borçlanma rekorunu kıran AKP hükümeti, demokratik ve ekonomik istikrardan, enflasyonun tek haneli rakamlara indiğinden, ekonominin iyileşip büyüdüğünden bahsediyor ama vatandaşın yaşam koşulları giderek zorlaşıyor. Bence RTE yalan söylemiyor. Sadece inançlı. Çünkü “Kulakları var duymuyor, gözleri var görmüyor, dili var gerçekleri söyleyemiyor.”
Pirinç yoksa bulgur yiyin ve 3 çocuk doğurun diyorlar ama kimse paran, işin var mı diye sormuyor.
AKP’nin 6 yıllık icraatlarına gelince; Babalar Holding çalışkan çıktı. Vatandaşa verilen sözler unutuldu ama kendilerini iktidar yapan küresel güçlere verdikleri sözleri istikrarlı bir şekilde yerine getiriyorlar. Vatandaş da RTE’dan sık sık duyduğu “istikrar” sözcüğünü kendileri için söylendiğini sanıyor.
Kadrolaşma seferberliği ile yandaşlarını kilit noktalara yerleştiren AKP, çıkardığı Petrol yasası ile yeraltı zenginliklerimizi tamamen yabancılara bıraktı. Tüpraş, Demir-Çelik Fabrikaları, Türk Telekom, Tekel, limanlarımız yabancıya teslim edildi. Bankalar, Yunan, İtalyan, Fransız'a satıldı. Satılanların listesi bu köşeye sığamayacak kadar uzun. Pazarlıkları henüz tamamlanmamış satılacaklar listesi de var. Bir de AB uyum yasaları çerçevesinde uysa da uymasa da yasalarda değişiklikler yapıldı. Netice de ülkemizde yandaş yeni zenginler oluşurken irticanın da önü açıldı. Sosyal devleti de yok ederek, ayak takımı dediği işçi ve köylüyle sürekli kavga halinde olan Eş Başbakanımız televizyonlarda “inanarak” pembe tablolar sunarken vatandaş yolsuzluğun yoksulluğunda tarif edemediği şaşkınlıkla televizyon seyretmekte.
IMF güdümlü yanlış tarım politikaları neticesinde verimli su kaynaklarımız ve verimli topraklarımıza rağmen köylü çiftçilik yapamadığından iş bulma ümidi ile kentlere göç ediyor. Babamın dediği çıktı “köylü olmasa aç kalırız”. Pirinç krizi ile başlayan gıda kıtlığı nasıl sonlanacak bilemiyorum ama 1923 yılında Atatürk, “Memleketimiz ziraat memleketidir. Bu itibarla halkımızın ekseriyeti çiftçidir, çobandır. Binaenaleyh en büyük kuvveti, kudreti bu sahada gösterebiliriz ve bu sahada mühim müsabaka meydanlarına atılabiliriz. Türkiye’nin hakiki sahibi ve efendisi köylüdür.” Demiş.
Bu gün ülkemizde gördüğüm olumsuzlukların nedenlerini düşünürken görüyorum ki Atatürk’ün koyduğu hedeflerden uzaklaşan, iktidarı kaptıktan sonra 70 milyona rağmen doyumsuz bir hırsla çıkarları ve koltuklarının peşinde günü kurtaran politikacılar çıkıyor karşıma. Lider olabilmek, 73 milyonu kucaklayan, ülkesinin coğrafyasını, toplum yapısını, emperyalizmin uzun vadeli planlarını göz önünde bulundurarak geleceğin koşullarını görebilecek kadar uzun hedefli kararlar alabilmek demektir. Tıpkı Atatürk gibi.
AKP’nin kapatılması davasına pek üzülen küresel güçler kendilerine çalışan iktidarımızdan öylesine memnunlar ki, İsrail kendisiyle Suriye arasında arabuluculuk rolüne soyunan RTE’ı Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermeye hazırlanıyormuş.
Türkiye aleyhtarı Orhan Pamuk’un Nobel’i alışkanlık yarattı bizde.
Eş Başbakan’ımızda Nobel ödülünü alırsa devamı gelir ve Nobel biriktiririz.
Pirinç yoksa bulgur yeriz o da yoksa Nobellerimizle öğünürüz.
Güneş Gürsel/Bodrum
|