|
Artık yeterince sustuğuma, yeterince ağladığıma ve bunca zaman yeterince yalnızlığımı dinlediğime inanıyorum.
Her şarkıda birilerini anımsamaktan yoruldum. Bedenim bu tarifsiz ıstırabı kaldıramıyor artık.
Korkularımdan ve yalnızlığımdan kaçmaya karar vermiştim o gece. Nereye gideceğime yolda karar verecektim. Şimdi, hemen yola çıkmalıydım...
Tarihsiz bir sonbahar sabahı, yapraklar kaderini yaşamaktayken bu koca şehri terk ediyordum
Yaşar dinlerdik biz o zamanlar. Yaprağın kaderini kifayesiz sözlerle dolu bir şarkıda anlatırdı.
Düşün ki, herşey senin hala var olduğunu anlatıyordu, şarkılar bile...
Dillerde nâme adın, şarkılar seni söyler, diyor ya hani; o, bu şarkı işte...
Ayrılıp, karanlığın gölgesinde yok olacağımı, buralardan sessiz sedasız gideceğimi kimselere söylemedim. Çünkü artık kimsem yoktu...
Gitmiştim işte. Bilmediğim, tanımadığım bir ülkede hiç alışmadığım bir hayata alışmaya çalışıyordum.
Yağmurlu, soğuk ve karanlık Paris gecelerine alışmaya çalışıyordum.
Bildik, tanıdık tek şey şu koca teneke yığınıydı işte, ki o da hiç bir şey ifade etmiyordu...
Aradan geçen onca yıldan sonra yağmurlu bir Paris gecesinde telefonum ilk kez çalıyordu. İlk kez duvarlarımı bir heyecan sardı.
O an neler hissettiğimi, nasıl bir heyecanla yerimden kalktığımı, "Acaba O mu?" sorusunu saniyeler içinde kendime binlerce kez nasıl sorduğumu ve o kısık sesimle telefona nasıl çaresiz "Alo" dediğimi görmeliydin sen...
Şefkate fazlasıyla muhtaç olduğum en derin dakikalarımdan biriydi ve telefondaki ses hayatımdaki en önemli kadına, anneme aitti.
Mutluluğu mutsuzlukla çarpmış ve yanlızlıkla toplamıştım, şu kısa süren hayatım boyunca, kim bilir belki de ilk kez o an böyle tuhaf böyle karmaşık duyguları bir arada yaşamıştım...
O soğuk, o yağmurlu ve o karanlık gece hem annemin sesine dokunmuş, hem de saniyeler içinde kendime sorduğum o binlerce sorunun yanıtına ulaşmıştım...
Sabaha karşı Eiffel'in paslı kokusu ve aşk dolu güzelliği ile açtım gözlerimi...
İstanbul'u özledim bir an. Boğazı... Hayran kalıp, saatlerce seyrettiğim yalıları, ve daha bir çok mahrum kaldığım şeyi...
Özlediğim o kadar çok şey vardı ki. Hangisini özlesem karar veremiyordum...
Seni saymazsak aslında özlediklerimin gerçekte hiç bir değeri yoktu sevgilim...
Çalan kapılar, telefonlar... Umutsuzca tükenişler... Bir ümit beklemeler, güneşin doğuşuna kadar süren beklemeler... Bu yalnızlık...
Tanrı'yı bile kıskandıran bu yalnızlık ve bu karanlık... Sönmek bilmeyen bir karanlık ve bitmek tükenmek bilmeyen o soğuk geceler...
Yolda yürüyorum, başım yere eğik, seni düşünüyorum...
Ya da başım dik ve ileri bakıyor gözlerim, sana ağlıyorum...
Ya da gökyüzüne bakıyor gözlerim bir inaçla, bilki, Tanrı'dan seni diliyorum...
Cezmi Ersöz'ün bir mısrası geliyor aklıma şimdi. Ne güzeldi... "Sen şimdi odanda tek başına dans ediyorsundur, ve ben ilk kez çok acı çekmeden özlüyorum seni."
Kimi zaman odama girmeye utanırdım İstanbul'da. Telefonuma el süremezdim.
Hafızamda kalan tek numara seninkiydi ki sen açmayacaktın o telefonu...
Herşey hatıralarınla doluydular. Benim gibi onlarda acımasızca yalnız bırakılmıştı.
Elimi telefona uzattığımda hafızamda kalan tek numarayı tuşluyordu parmaklarım bilinçsizce...
Ve karşı taraf "Aradığınız numara geçici olarak servis dışı olmuştur" demekten vazgeçmiyordu.
Yitip gitmiştin sevgili, yoktun. Öylesine yoktun ki, "Yine karşılaşırız, Dünya küçük, aşkım büyük" diyen şarkılar yalandı artık benim için...
Bedirhan'ı vurdukları gedik'de tuttuğum 3-5 nöbetlerinden birinde vazgeçmiştim tüm bu yaşattığın tarifsiz güzelliklerden... Tüm hayal kırıklıklarımdan...
Önce "neden?" diye soruyordum kendime. Neden bitti?
Sonra "Nasıl?" diye sormaya başladım... Nasıl kıydın bize?
Daha sonra "Neredesin?" diye sordum... Şimdi neredesin?
Ve artık hepsinden vazgeçmiştim, Tek bir soru vardı aklımda, Kiminlesin?...
Ve tabii ki tüm bu soruların cevabı yok hala...
Bir parça unuturum belki, belki artık daha az özlerim, belki artık daha az ağlarım diye kaçtım hatıralarından, o siyah beyaz şehirden.
O çocukluğumun sokağından, varolan tek ailemden, sahte dostlarımdan...
Meğer yanılmışım ben. Meğer dünyanın neresine gidersem gideyim, gittiğim her yerde, baktığım her yerde, güneşin doğduğu ve battığı her yerde sen varmışsın...
Hep olmak istediğin yerdesin şimdi sevgilim... Artık sadece yüreğimde değil, aklımdasın.
Buralar hep soğuk, hep sessiz ve hep karanlık. Kimseden soramıyorum seni. Annen, kız kardeşin, akrabaların, arkadaşların.
Tümü yok olup gitmiş bu dünyadan sanki. Hepsi küsmüşler bana, hiçbiri çıkmıyor telefonlarıma.
Eminim onlarda şimdi seninle cennettedirler sevgilim...
Bir ben kaldım burda boynu bükük. Bir ben kaldım burda ağlamaklı, gözleri hep kırmızı...
Ne gözümün yeşili yeşil, ne yüzümün beyazı beyaz. Ne bu saçlar artık siyah, ne ben artık benim.
Ve ne de bu Dünya artık bir Dünya...
Dost sandığım çok eski tanıdıklarımın haberlerini aldım geçenlerde. Bir bir evlenmişler çoğu. Süleyman bile evlenmiş.
Bana da davetiye göndermişler. Gidemedim. Ben de söz vermiştim onlara, biz evlenirken onları da çağıracaktık hani...
Hani bizde bu yaz evlenecektik... Köy düğünümüz olacaktı hemde, halay çekecektik...
Hani ibrahim tatlises gelicekti düğünümüze. Hani "AŞIKSIN!" şarkısını söyleyecekti bize.
Ve ben Süleymanla zeybek oynayacaktım hani... Hani dizimi yere vura vura, kanata kanata...
Süleyman oynadı, Ben oynayamadım...
"Gözler yalan söylemez!" demişti hani bir İtalyan. Hep inanmışımdır bak bu söze. Sırf bu yüzden son bir kez daha görmek istiyorum gözlerini.
Sonra bitecek sevgili. Gözümün içine baka baka, beni sevmediğini söyleyeceksin. Ancak böyle inanabilirim.
Sonra bitecek sevgilim... Ve yarın olacak, Aşk'ta da bir yarın olduğunu görenenler utanacaklar elbette...
Yoksa unutmam seni, unutamam!
Keşke vursaydın beni sevgilim, sen vursaydın da ben ölmeseydim keşke...
Geçmiş ve geceleği topla hadi, sonra sonsuzlukla çarp ve "şimdi" ye böl hadi...
Ben bu kadar zamandır yalnız seni sevdim. Bir bu kadar daha yalnız seni seveceğim.
Yemin ettim, söz verdim. Yerine sevemem, sevmem!
Karanlıktan daha karanlık, soğuk, Tanrının bile hiç yaşamadığı bir yalnızlıkla, penceresi olmayan bir odada günleri, saatleri saydım sensiz.
Karanlık olmayan, soğuk olmayan, sessiz olmayan ve yalnız olamayacağın bir yer daha var mıdır?
Elbette var, cehennem bile bu yaşattığın sensizlikten iyi sevgili...
Orası daha sıcak ve daha aydınlık...
Ve seninle bir cehennem verse bana Tanrı, cennetler boş, cehennemler cennet olur inan...
Sensiz geçip giden 24 ay, yani 96 hafta, yani 672 gün, yani her dakikasını acı ve gözyaşıyla geçirerek, bıkmadan, usanmadan, sadece seni severek saydığım 16128 saat...
Merdivenleri çıkarken aniden ışıklar sönüverir hani...
Ağır ve korkak adımlarla karanlıkta ilerlemeye devam edersin. Son basamağa geldiğini düşünür bir adım daha atarsın.
Ama boşluktasındır, son basamak orada yoktur, tüm basamaklar bitmiştir...
Hatırladın mı bu korkuyu?
Seni kaybettiğimi anımsadığım her an, artık bir daha asla hayatımda var olmayacağını hissettiğim her an yaşadığım korku bu benim...
Şimdi karanlıktayım yine. Merdivenler bittimi? Acaba son bir basamak daha var mı önümde?
Bir mektup yazmıştın bana. Sayfalarından birinde "Seni Seviyorum" yazıyordu.
Kanınla yazmıştın... Kanınla yazmıştın beni sevdiğini...
Merak ediyorum; "Beni bir daha arama!" derken, yüreğinden akan kanla ne yazdın... Yüreğin taş mı?
Ya da bir yüreğin yok mu senin? Ne yazdın kanınla sevgili...
Ve şimdi ben artık nereye gidersem gideyim, var olduğumu hissettiğim her an sende yanımda olacaksın sevgili...
|