|
Bugun Gazeteleri Okurken Bir köşe yazısı Gözüme Çarptı. Yazı "SELİM İLERİ"nin Yazısıydı.
Gündemimizde olan Bu konuyu değinmeden gecemedim. Yazı Aşağıdadir.
________________________________________________________
Aşk-ı Memnû her yeni okuyuşta farklı bir görüngesini bize açacak derin romanlardandır. Halit Refiğ, ilk ve 'unutulmaz' Aşk-ı Memnû dizisinin senaryosunu yazarken, "o eşsiz ruh çözümlemeleri"ni nasıl görselleştireceğinin endişesine kapılmış.
-Aşk-ı Memnû dizisi yüzünden yine azar işittim!
Geçen cumartesi sabahı Akmerkez Macro'daydım. Şu yeşil zeytini mi alayım, bu yeşil zeytini mi derken, bir hanım gülümseyerek, "Siz Selim İleri misiniz?" diye sordu. Ben "evet" der demez gülümsemesi siliniverdi. "Aşk-ı Memnû dizisini biz çok seviyoruz! Beğenimizi küçük görüp bizimle niye alay ediyorsunuz! Ayıp değil mi?!" Şaşkınlık değil, 'dehşet' içinde kaldığımı bilmem söylemeli miyim. Fakat derdimi anlatamıyordum: "Hanımefendi ben o diziyi ya bir ya iki kez ya seyrettim ya seyretmedim..." "Hayır! Hayır! Aleyhinde yazıp duruyormuşsunuz!" Sonra hatırladım, Aşk-ı Memnû romanıyla ilgili o iki yazı, dizinin etkisiyle okunma meselesi falan...
Ama o yazılarda, hiç de sansürcü bir ifade kullanmamıştım. Üstelik Firdevs Hanım'ı canlandıran Nebahat Çehre hem çok sevdiğim bir arkadaşım, hem de ustalığına güvendiğim bir oyuncu. Kaldı ki, televizyon dizilerinin ticarî amaçlı olmasını anlayışla karşılayanlardanım. Böyle bir şeyler söylemeye çalıştım; dinletemedim.
"Hayır! Hayır! Bunlar entelektüel ukalâlıklar! Sansürcü zihniyet!..."
Yakın tarihimiz sansürcü zihniyetten yakınmalarla dolup taşar. Yakınmaları dikkatle okumuşumdur. Meselâ, muhafazakâr bir edebiyatçı olduğu söylenegelmiş Abdülhak Şinasi Hisar, Sultan Hamid dönemindeki denetimlerin, o, uğursuz sansürün sanatımıza, kültürümüze ne kötülükler ettiğini sık sık yinelemiştir.
Hisar, gelecekteki denetimden de epey ürkmüş olmalı. Çünkü, âdeta önseziyle "Sansörlük garabetleri" fıkrasını kaleme almış. Orada, geçmişin çabuk 'unutulmasına' yazıklanır. "Halbuki" diye devam eder, "ondan alınmış derslerden istifade etsek tekrar tekrar ders almaya muhtaç olmazdık." Boğaziçi Mehtapları yazarının tespiti kulaklarımda yankıyıp durur.
Aşk-ı Memnû'un yazarı da Kırk Yıl'da sansürden hayli yakınır. Sansür bazan kara mizaha yol alır: Gündelik haberlerin bile denetlendiği o dönemlerde, olup bitenler, 'sıkı' denetim altında, İstanbul'a dışarıdan gelen gazeteler, hatta Beyoğlu'nda yabancı dilde basılan gazetelerin hepsi, İtalya Kralı I. Umberto'nun "katlolunduğunu" yazarken, Türkçe basılan gazeteler kralın "eceliyle" öldüğünü ileri sürmüş!
Kırk Yıl, II. Abdüllhamid'in kuruntusundan git git soluksuz kalışı, düşüncenin, edebiyatın, yaratımın git git cılızlaşmasını kaygıyla anar. Yıllar boyu amansız bir denetimin etkisi altında yaşayanlar, daralıp kalmışlar, sanat eseri, bir kalemin ansızın silip attığı satırlar ve sözcüklerle delik deşik edilmiş.
Tahtından indirilen Abdülhamid, Selanik'te sürgündeyken, anılarını yazdırtmak ister, gelgelelim bu kez de İttihat ve Terakki'nin ileri gelenleri eski padişaha izin vermemişler. Ürkünç tutum böylece geleneğe dönüşür, iktidar olmanın sağladığı kendinden menkul bir sansür mekanizması, düşünceyi, anıyı, sanat eserini, duyuşların, görüşlerin dile getirilmesini dar kalıplara oturttukça oturtacak... Bunları özümsemişken, niçin denetim taraftarı olayım?
Öte yandan, 'bendeki' Aşk-ı Memnû dizideki Aşk-ı Memnû'dan hiç değilse bir nebze, bir ölçek farklı kalabilmeli...
Cihangir. 1960'larda bir yıl. Oturma odamızdaki üç kapaklı dolabın bize göre sol kapağını açıyorum. Burada ablamın ders kitapları var. Bu ders kitaplarından Türk diline ve edebiyatına sayfalar açmış olanı alıp bir köşeye çekileceğim.
Kitabı Nihad Sami Banarlı hazırlamış ve lise sonda okutulan eserinde Halid Ziya Uşaklıgil'e uzun bir bölüm ayırmış. Bölümde Aşk-ı Memnû da yer alıyor. Aşk sözcüğünün anlamını elbette biliyorum, ne var ki "memnû"dan pek bir şey anlamıyorum.
Yine de o sayfaları coşkuyla okurdum, hem de defalarca.
Aşk-ı Memnû Banarlı için, Halid Ziya'nın şaheseriydi. "Artistik nesir sanatkârı" Halid Ziya, Aşk-ı Memnû'da belki geniş bir zümreyi kaleme getirmiyordu; tam tersine, toplumun küçük bir kesimini, "salon hayatı"nın kişilerini tahlil ediyor, bizde alafranga yaşamanın panoramasını çiziyordu.
"Salon hayatı" o yıllara özgü bir deyiş. Romanın dar çevresini bugün daha başka açılardan yorumlayabiliriz. Ben, Aşk-ı Memnû'da, içinde bulundukları toplumsal, kültürel, siyasal koşullar sebebiyle hep içe kapanan, gitgide kendi özbenlerine bile gizlerini söyleyemeyen bir avuç mutsuz insanın hayatını hissederim, öylesine yaralayıcı bir içe kapanıştır ki, Aşk-ı Memnû'u, o çağın baskısını iliğinde kemiğinde hissetmiş bir romancının eseri diye de okuyabiliriz,
Halid Ziya Uşaklıgil, Mâî ve Siyah'ta olsun, Aşk-ı Memnû'da, Kırık Hayatlar'da ya da uzun öyküsü "Bir Yazın Tarihi"nde olsun, siyasetin söylemiyle içli dışlı, toplumsal düzene eleştiriler yönelten bir yazardır: Bireyin özgürlüğü meselesine neşter vuran ilk romancımız.
Banarlı'nın kitabına dönüyorum: Aşk-ı Memnû'dan seçilmiş sayfalar arasında, doğup büyüdüğü yerlerin kızgın güneşini özleyen, zavallı, tutsak, Habeşî Beşir'in veremden ölüşü de yer alıyordu. Aşk-ı Memnû'u bir bakıma Beşir'e borçluyum. Nice zamanlar Aşk-ı Memnû'yla birlikte yaşadım. Enis Batur bu yaşayışı niçin yazmadığımı sormuştu. Enis o zamanlar, kendi olanaklarıyla çok değerli bir edebiyat dergisi çıkarıyordu; işte Yazı için "Aşk-ı Memnû ya da Uzun Bir Kışın Siyah Günleri"ni yazmaya koyuldum.
Yaklaşık yirmi yıllık Aşk-ı Memnû okumalarım sonradan bir kitaba dönüştü. Romanda satır satır, hatta cümle cümle yol almama karşın, Halid Ziya'nın eseri bende hiçbir zaman noktalanmadı. Tam tersine, kitaptan sonra, Bihter'le Mâî ve Siyah'ın Ahmed Cemil'i arasında 'ruh ikizliği' bulunup bulunmadığına aklım takıldı; hep kıyaslamak istedim...
Aşk-ı Memnû her yeni okuyuşta farklı bir görüngesini bize açacak derin romanlardandır. Eserin tutkunlarından Halit Refiğ, ilk ve 'unutulmaz' Aşk-ı Memnû dizisinin senaryosunu yazarken, "o eşsiz ruh çözümlemeleri"ni nasıl görselleştireceğinin endişesine kapılmış. "Keşke" derdi Halit Bey, "sinema sanatının diyalogtan başka kelimeleri de olsa..."
Roman mimarisi açısından okuyun, şehir mimarisi açısından -çünkü on dokuzuncu yüzyılın sonlarındaki Boğaziçi'ni, Beyoğlu'nu, Büyükada'yı bir arada 'görebilirsiniz'- okuyun, bireyin gönül tarihi açısından okuyun, işte hangi görüngeden isterseniz öyle okuyun, Aşk-ı Memnû büyülemeye devam eder.
Halid Ziya eşyadan giyim kuşama inanılmaz ayrıntılar sunar. Mesela, Firdevs Hanım'ın düğüne giderken giydiği elbise, merdiven başında o duruş, Aşk-ı Memnû'u her hatırlayışımda gözümün önüne gelir. Adnan Bey Yalısı'nın odalarında âdeta gezinip dururum. Vapur sanki Büyükada'ya yanaşmakta, bir zaman kaymasıyla, ben de sanki yüz on yıl öncesinin o vapurundayım...
Kaç edebî eser, yüz on yılın çökertişlerine bunca meydan okuyabilir?!
Romancı, Suut Kemal Yetkin'e 1943'te yazdığı mektupta diyor ki:
"Firdevs Hanım, Nihal, Bihter, hele bedbaht Beşir, şimdi uzaktan bunları düşünürken hepsini ayrı ayrı görüyor zannındayım. Hele Nihal gözlerimin önünde sapsarı, süzgün simâsıyla hep Ada çamlıklarında babasının yanında dolaşıyor gibidir. Beşir'in öksürüklerini işitiyorum..."
Büyük bir kıskançlıkla ben de görüyor ve işitiyorum. Fakat sizin televizyonda ne görüp ne işittiğinizi ise bilmiyorum.
|